EFSANEVİ DENİZ YARATIKLARI

Eski dönem denizcileri için denizlerin dibinde neler saklandığı antik çağlardan beri her zaman bir merak konusu olmuştu. Denizcilerin bilinmezliğe karşı duydukları endişe ve korku o derece fazlaydı ki, içinde bulundukları ruh durumu çoğu zaman basit olaylardan bile gerçeküstü anlamlar çıkarmalarına neden olabiliyordu. O zamanlar henüz bilinmeyen gizemli su altı dünyası, canavarların ve deniz ruhlarının yaşadığı bambaşka bir âlem olarak hayal edilirdi.

Bundan beş asır önce, yani büyük keşifler çağı olarak bilinen 1400 ve 1500’lü yıllarda denizciler kelimenin tam anlamıyla bilinmeyen sulara yelken açıyorlardı. İletişim imkânlarının olmadığı bir dönemde kıyıdan yüzlerce mil açıkta hiç kimsenin bilmediği bir yere gitmek büyük bir cesaret işiydi. Uçsuz bucaksız denizin ortasında ufak bir gemiyle yolculuk eden denizcilerin kaygılanmaları için pek çok neden vardı; en büyük kâbusları ise okyanusların derinliklerinde yaşadığına inanılan efsanevi deniz canavarlarıyla karşılaşmaktı.

Konrad Lykosthenes’in 1557 tarihli “Prodigiorum ac ostentorum chronicon” isimli kitabında deniz canavarları.

Ortaçağda bilimsel konularda eski kaynaklara, çoğunlukla da Aristo ve Platon gibi Antik Yunan düşünürlerinin çalışmalarına başvurulurdu. Bu nedenle keşifler çağının ilk zamanlarında denizciler, gördükleri yaratıkları tanımlarken mitolojik kaynakları referans almaktaydılar. Antik çağdan beri varlığına inanılan deniz yaratıklarının en ünlüleri, denizaltı krallığında yaşayan ve yarı insan, yarı balık şeklinde tasvir edilen deniz insanlarıydı. Efsanelere konu olan ve güzellikleriyle denizcileri baştan çıkararak onları ölüme sürükleyen sirenler, bu efsanevi yaratıkların dişileriydi.

1493 seferinde Haiti yakınlarında 3 tane denizkızı gördüklerini söyleyen Kristof Kolomb, bunların hiç de tasvir edildiği kadar güzel olmadıklarını ve yüzlerinin erkeğe benzediğini belirtir. Kolomb herhalde bir anlığına uzaktan gördüğü bu yaratıkları efsanelerde anlatılan denizkızları sanmıştı, belki de bu yaratıklar o bölgede yaşayan ve daha önce kimsenin görmediği Karayip Manatilleriydi. Ünlü kâşif Henry Hudson da, 1608 yılında Norveç yakınlarında seyrederken mürettebatından birinin tanık olduğu bir olayı seyir defterine şu satırlarla kaydetmektedir:

“Bu sabah güverteden bakan bir yoldaşımız bir denizkızı gördü… Sırtı ve göğüsleri kadın gibiydi. Vücudu hemen hemen bizimki kadardı, teni çok beyazdı ve uzun siyah saçları arkasından dökülüyordu. Dalarken kuyruğunu gördüler, yunusa benzeyen kuyruğu orkinos gibi alacalıydı.”

Keşiflerin ardından Avrupa’ya birinci elden bilgiler ulaşmaya başladıkça, yeni keşfedilen hayvanlara ait gözleme dayanan çizimlerle mitolojik deniz yaratıklarına ait antik çizimler harmanlanarak beraber yayınlanmaya başlanacaktı. Ortaçağ Avrupası’nda XVI. ve XVII. yy’larda basılan doğa bilgisi kitaplarının çoğunda deniz canavarlarının ayrıntılı çizimlerine yer verilmişti; bu çizimlerin kaynağı ise daha önce hiç kimsenin görmediği okyanus hayvanlarını ilk defa gören denizcilerdi. Şüphesiz denizde karşılaştıkları her olayı insanüstü güçlere yoran denizciler, gördükleri bu ilginç yaratıkları da gerçeküstü tasvirlerle süsleyerek anlatmış, hikâyeleri kulaktan kulağa yayılırken de abartılı canavar hikâyelerine dönüşmüştü.

Andreas Velleius'un 1585 tarihli İzlanda haritasında deniz yaratıkları.
Andreas Velleius’un 1585 tarihli İzlanda haritasında deniz yaratıkları.

Alman ansiklopedi yazarı Conrad Lykosthenes, 1557 yılında yayınladığı kitabında açık denizlerde denizcileri bekleyen korkunç canavarları gözler önüne seriyordu; bunlardan biri devasa anteniyle bir adamı mızraklayan dev bir ıstakozdu. İsviçreli doğabilimci Conrad Gesner’in 1563 tarihli kitabında ise at başlı bir balık çizimi bulunuyordu, bu o zamana kadar bilinmeyen denizatına ait ilk çizimlerdi. Andreas Velleius tarafından çizilen 1585 tarihli İzlanda haritasında da sulardan sıçrayan birkaç yaratık görülmekteydi; bunlar Latince “vaccae marinae” adı verilen denizinekleri ve at başlı balıklardı.

O tarihlerde popüler olan tezlere göre karada yaşayan her canlının okyanusta bir benzerinin olduğuna inanılıyordu, bu deniz yaratıklardan belki de en ilginci deniz keşişi ve deniz piskoposuydu. Söylendiğine göre Danimarka ve Almanya kıyılarında yakalanan bu efsanevi yaratıkları, Katolik din adamlarının giydikleri başlıklar ve cübbelere benzer uzuvlara sahipti. 1855 yılında Danimarkalı zoolog Japetus Steenstrup, ünlü deniz piskoposunun aslında dev bir kalamar türü olduğunu ileri sürecekti.

Conrad Gesner'in 1575 tarihli  "Historiae Animalium Liber IIII" isimli kitabında deniz yaratıkları. Soldan sağa deniz keşişi, deniz piskoposu ve deniz adamı
Conrad Gesner’in 1575 tarihli “Historiae Animalium Liber IIII” isimli kitabında deniz yaratıkları. Soldan sağa deniz keşişi, deniz piskoposu ve deniz adamı

Bu yaratıklar tamamen hayal ürünü olmakla birlikte gerçek hayvanlardan çok sayıda parça da içeriyordu. Hikâyelere konu olan canavarlar birtakım özelliklerini gerçek deniz yaratıklarından alıyorlardı; mesela devasa bir dokungaç denizcilerin hayal gücünde korkunç bir deniz yılanının parçası haline geliyordu. Dev bir ahtapotun dokungaçının bir bölümünü gören denizciler, hayvanın geri kalan parçalarını zihinlerinde canavar olarak tamamlıyorlardı. Bu hayali canavarların en ünlüsü “Kraken” adı verilen efsanevi bir yaratıktı.

Yüzlerce yıl önce Avrupalı denizciler uzun ve güçlü kollarıyla gemileri alabora eden Kraken adında bir deniz canavarından bahsediyorlardı; efasaneye göre bu devasa yaratık Norveç ve İzlanda arasındaki sularda yaşamaktaydı. Uzun kollarının gemi direklerini aştığına inanlılan Kraken’in boyu bazı hikâyelerde abartılı olarak yaklaşık 2,5 km olarak verilmektedir. Kraken denizin derinliklerinde yaşar ve insanlara nadiren saldırırdı, denizcilerin asıl korkusu bu canavarın su üstüne çıkmasıydı. Kraken’in su yüzeyine çıkıp tekrar daldığı zaman meydana getirdiği anaforların yakınından geçen gemileri batırdığına inanılıyordu; belki de denizciler bu hikâyeyi açık denizlerde meydana gelen anaforları açıklayamadıkları için uydurmuşlardı.

Pierre Dénys de Montfort tarafından yapılan bir illustrasyonda bir gemiye saldıran dev ahtapot. 1810
Pierre Dénys de Montfort tarafından yapılan bir illustrasyonda bir gemiye saldıran dev ahtapot. 1810

Kraken‘in varlığına işaret eden kanıtlar da yok değildi; balina avcıları yakaladıkları balinaların midelerinde bu canavara ait olduğu sanılan vantuzlu dev kollar buluyorlardı, ayrıca bu balinaların gövdesinde sık sık dev vantuzların açtığı yara izlerine de rastlanıyordu. Efsanenin kaynağında büyük bir ihtimalle denizcilerin gördüğü gerçek bir yaratık yatıyordu; bu yaratığın türü ise XIX. yy ortalarına kadar hep bir gizem olarak kaldı. 1853 yılında dev bir kalamar Danimarka sahillerinde karaya vuracak ve bu olay Kraken efsanesine ilham veren Architeuthis isimli yeni bir türünün keşfedilmesini sağlayacaktı.

1873 yılında Kanadalı doğabilimci Moses Harvey, balıkçıların kendisine getirdiği 5,8 metre boyundaki dev bir kalamar kolu hakkında hayvanlar âlemindeki en nadir nesneye sahip olduğunu belirtiyor ve bunun varlığı yüzyıllardır doğabilimciler tarafından tartışma konusu olan efsanevi ahtapotun gerçek bir dokungacı olduğunu ekliyordu. Bu dev kalamar 20 metreye kadar büyüyebiliyordu ve yaşayan canlılar arasında en büyük göze sahip türdü. 1997 yılında Yeni Zelanda’da yakalanan dev kalamar standartlara göre oldukça küçüktü, bir kolu 2 metre uzunluğundaki bu kalamarın boyu sadece 7,5 metreydi. 2007 yılında daha büyük bir kalamar türü tespit edilecek, 14 metrelik bu devasa kalamara “Mesonychoteuthis” adı verilecekti.

Deniz canavarları arasında denizcilerin en çok gördüklerini iddia ettikleri bir diğer tür de efsanevi deniz yılanlarıydı. Daha sonraları Grönland Piskoposu olan Norveçli misyoner Hans Egede, 6 Haziran 1734 tarihinde Grönland açıklarında gördüğü dev bir deniz yılanını anlatırken, suya dalan bu yaratığın kuyruğunun bile geminin boyundan uzun olduğunu yazar. Eski haritalarda da tasvir edilen bu gizemli yaratıkların, 11 metreye kadar büyüyebilen bir tür olan dev kürek balığı (Regalecus glesne) olduğu tahmin edilmektedir; zira uzun bir yılan şeklinde olan bu balığın tepesinde de tıpkı çizimlerdeki gibi parlak kırmızı dikenler bulunmaktadır.

1734 yılında Hans Egede tarafından Grönland açıklarında görülen deniz yılanının temsili çizimi.
1734 yılında Hans Egede tarafından Grönland açıklarında görülen deniz yılanının temsili çizimi.

Peki, o tarihlerde derin sualtı dalışları gerçekleştirmeleri mümkün olmayan denizciler, nasıl olmuştu da derin okyanus canlılarıyla karşılaşabilmişlerdi? Muhtemelen denizcilerin şahit oldukları birçok gözlem su üstünde yüzen ölmek üzere olan veya ölü hayvanlardı. O dönemlerde kıyıya vuran ve tanımlanamayan devasa kütleye sahip deniz canlıları halk arasında canavar olarak tanımlanıyordu; XX. yüzyıllın başlarına kadar görülen ünlü deniz canavarları şunlardı:

  • Lusca  Karayiplerde Andross açıklarında görüldüğü iddia edilen Lusca’nın, bilinen Enteroctupus türü dev ahtapotlardan çok daha büyük bir tür olduğu sanılmaktadır. Bu gizemli türe ait olduğu düşünülen kalıntılar, 2011 yılında Bahama Adalarında kıyıya vurmuştur.

  • Stronsay Canavarı  İskoçya’da, Stronsay Adasında 25 Eylül 1808’de meydana gelen fırtınanın ardından kıyıya vuran bu yaratık, görgü tanıklarının ifadesine göre 16,8 metre uzunluğundaydı.

  • St. Augustine Canavarı  30 Kasım 1896 yılında Florida sahillerinde kıyıya vuran bu çürümüş kütlenin hangi hayvana ait olduğu o dönem tanımlanamamıştı.

  • Trunko  25 Ekim 1924 tarihinde Güney Afrika kıyılarında görülen bu yaratık; görgü tanıklarına göre 14 metre boyunda devasa bir kutup ayısına benziyordu; ayrıca fil gibi hortumu ve ıstakoza benzer kuyruğu vardı.

Denizden çıkarılan deformasyona uğramış kalıntıların çoğu, aslında çürümüş köpekbalığı leşleri, balina kalıntıları veya denize düşen ve yosunla kaplanan büyük karayılanlarından başka bir şey değildi. Örneğin St. Augustine Canavarı adı verilen dev organik kütlenin, aslında ispermeçet balinasına ait kollajen bağdoku kalıntıları olduğu neredeyse bir asır sonra ortaya çıkacaktı. Diğer kalıntılar da muhtemelen çürümüş balina parçalarıydı.

1896'da Florida kıyılarına vuran bu yaratığın daha sonradan ispermeçet balinası kalıntısı olduğu anlaşılacaktı.
1896’da Florida kıyılarına vuran bu yaratığın daha sonradan ispermeçet balinası kalıntısı olduğu anlaşılacaktı.

Mitolojik deniz yaratıklarına duyulan bu yoğun ilgi karşısında elbette sahtekârlar da boş durmamışlardı; özellikle Doğu Hint Adalarında yapılan sahte denizkızı iskeletleri Avrupalı ve Amerikalı denizciler arasında çok iyi fiyatlardan alıcı buluyordu. Bu denizkızlarının en ünlüsü Amerikalı sirk sahibi P. T. Barnum tarafından satın alınarak New York’a getirilen “Feejee Denizkızı” idi. 1842 yılında New York’ta binlerce insan Fiji’de yakalandığı iddia edilen bu denizkızını görmek için para ödemişti. O dönemlerde halk arasında büyük merak ve dehşet yaratan bu yaratık, aslında balık kuyruğuna dikilmiş bir maymun gövdesi ve kafasından oluşmaktaydı.

Yapılan tüm mantıklı açıklamalara ve bilimsel keşiflere rağmen denizciler, XX. yy ortalarına kadar derin sularda yaşayan tehlikeli canavarların varlığına inanmayı sürdüreceklerdi. 1950’lerden itibaren geliştirilmeye başlanan yeni sualtı teknolojileri sayesinde, nihayet binlerce yıldır merak edilen gizemli sualtı dünyası kapılarını yeryüzüne açacaktı.

Yazımızı son olarak birçok halk kültürüne konu olan diğer efsanevi deniz yaratıklarından da kısaca bahsederek bitirelim:

  • Leviathan – Eski Ahit’te bahsedilen ve dini efsanelere konu olan deniz canavarıdır. Bu isim modern İbranice’de balina anlamında kullanılmaktadır.

  • Lasirn – Karayip Adalarında popüler olan çok güçlü bir su ruhudur. Avrupa söylencelerindeki denizkızları gibi bir elinde ayna diğer elinde ise bir tarakla tasvir edilir. Lasirn’in su altı dünyası, aynanın arkası olarak tanımlanır; aynası iki dünya arasındaki sınırı temsil eder. İsmi Fransızca La Sirèn kelimesinden gelir.

  • Mami Wata – Afrikada popüler olan en güçlü su ruhudur. Çoğunlukla bir denizkızı olarak tasvir edilir. Hastalıkları tedavi eder ve kendisine inananlara iyi şans getirir, ona saygı gösterilmeyenler ise boğulur. İsmi İngilizce Mommy Water (deniz ana) kelimelerinden gelir.

  • Sedna – Kanada’nın ve Grönland’ın kuzey kutup bölgelerinde yaşayan Inuit halkının efsanelerine konu olan denizkızıdır. İnuit kültüründe tüm deniz memelilerinin ve koruyucu ruhların anası kabul edilir.

  • Yawkyawk – Avustralya’da Aborjin yerlileri tarafından inanılan ve denizkızlarına benzeyen kadim bir su ruhudur. Yawkyawklar yarı kadın yarı balık şeklindedir, uzun saçları deniz yosunlarına benzer. Su kuyularında yaşarlar, bitkilerin büyümesi için içme suyu ve yağmur sağlarlar.

  • Sellö – Macar mitolojisinde yarı kadın yarı balık olarak tasvir edilen bu yaratık, şarkılar söyleyerek denizcileri kandırır ve suyun içine çeker.

  • Kappa – Japonya’da çok popüler olan bir su ruhudur. Japon halk hikâyelerinde anlatılan Kappa genellikle su kenarına oturur. Çocuk taklidi yaparak insanları kendisiyle oyun oynamaya davet eder; ancak elini tutanları suya çeker ve onları yer.

  • Ahuizotl – Aztek geleneğinde havuzların dibinde yaşadığına inandıkları köpek benzeri bir yaratıktır. Kolları ve bacakları maymuna benzer, kuyruğunda da bir el bulunur. Geceleri bebek gibi ağlayan Ahuizotl, insanlar yardım etmek için koştuklarında kuyruğuyla kollarından yakalayarak suya çeker. Kurbanların cesetleri birkaç gün sonra gözleri dişleri ve tırnakları kaybolmuş halde su yüzüne çıkar.

  • Ejderha Kral – Çin geleneklerinde su kaynaklarında, nehirlerde ve denizlerde irili ufaklı birçok ejderha yaşadığına inanılır; tüm suların efendisi ise Ejderha Kraldır. Denizlerin altındaki sarayında yaşar ve tüm deniz canlıları onun hizmetindedir.

  • Su İyesi  Türk mitolojisinde suların koruyucu ruhlarıdır. Her suyun bir iyesi vardır, bu varlıklar her zaman ak giysiler giyer ve renkleri maviye çalar. Kuş ve yılan kılığına girebilirler, bazıları denizkızları gibi balık kuyrukludur.

 

Sabri Çağrı Sezgin

scsezgin@gmail.com

1 Yorum

Bir yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*